• Takvim

    Eylül   2014
    Su Mo Tu We Th Fr Sa
    1 2 3 4 5 6
    7 8 9 10 11 12 13
    14 15 16 17 18 19 20
    21 22 23 24 25 26 27
    28 29 30
  • Weather Widget


  • Her Devirde Kağıthane

    HER DEVİRDE KAĞITHANE
    Ord.Prof.Dr. A.Süheyl ÜNVER
    Kâğıthane. Memleketimizin beş asırdan beri bir mesire ve istirahat yeri. Her asırda bir Kâğıthane yaratmışız. Meselâ onbeşinci asırdaki onaltıncı yüzyılda yok, ama söyleniyor. Bittabi burasının bir Perikles devri diye birçok geçmiş medeniyetlerin zirvelerini hatırlatan bir deyimle Kâğıthanemizin örnek bir onsekizinci asır yaşantısı var O bugünlere kadar dillerde ve gönüllerde yaşamış. Bizim nesil, bunun ancak çok harab ve buna rağmen gününde aranan ve bu perişanlık içinde baharlarda ve yazın bir defa bile olsa mutlaka gidilmek arzusunu gönlünde yaşatırdı. Artık buna elveda. Neden?
    Kâğıthane sırtları gecekondularla gayet çirkin ve utanç verir şekilde kaplandı. Yalnız derenin iki tarafı ve eski meşhur şahane çayırlar sahaları kurutuldu. Ne sayede?
    Cihet-i askeriyenin iki mühim garnizonu bu sahayı ve dereyi möcip sebeplerle ikiye bölerek askerî bölge yaptılar ve hele buralara yakın ve içine aldığı yamaçlarda ancak devriyelerle gecekondu istilâsını önleyebildiler.
    Artık bu sahada hergün adedi azaları kalıntıları olsun sırf merakla dolaşmak da mümkün değildir. Askerî faaliyet sahasına girmediğinden maalesef malûm sebeplerle başıboş bırakılan ok meydanı ve havalisi de yok oldu. Hiç olmazsa oradaki düzünelerle - tam sayısını dahi bilmiyoruz - nişan taşları da ileride başımıza dert açar, düşüncesiyle işgal edenler tarafından yok edildi. Yalnız Kâğıthane derecesi ve çayır çok şükür bundan masun kaldı.
    Kâğıthane'de bazı tarihî binaların bugün yerinde kalmaması sebeplerinden biri de ahşap olmalarıdır. Asıl Kâğıthane'de Sultan Aziz devri yapısı Sa'dâbâd Kasrı bu cihetle askerî İstihkâm Okulu garnizonunca yıkılarak yerine bir kârgir bina yapıldı. Fakat Çağlayanlar bu binanın yeninde. Peerişan ve yıkık durumu olsun onarılamadı. Çayırda mevcut çeşmeler, nişan taşları ve diğer binaların da mevcudiyetini artık resimlerden görebileceğiz. Yerlerinde kalabilenler aynen muhafaza edilirse şerefli olur. Bazı ufak tefek onarımlar da utanç vericidir. Bütün eski ve yeni hâtıralarıyla tarihine karışan Kâğıthaneyi ancak böyle derlemelerde bulunabilen ve toplanan resimleriyle bir rehber mahiyetindeki yayınlardan öğrenebileceğiz.
    Pek eskilere gidemiyerek ancak iki buçuk asrını bu esercikle canlandırabileceğiz. Bu toplamamızda perişan durumda binalarla dolu Kâğıthane ve Alibeyköy'lerinden bahsetmiyeceğiz. Hele Silahdarağa ve Karaağaç sâhil semti ağaçlarına kadar eskiliğinden hiç bir şey saklamıyor. Asırların ihmâli buraları fakirlerin zevksizliklerine göz yumularak kurban edilmiştir.

    Orada Adlî Sultan Mahmud'un «Asâkir-i Mensûre-i Muhammediye» teşkilâtının silah ve cephaneleri için kalın moloz duvarlı depoları durmaktadır. Halen inhisarların muhtelif malları için kullanılmaktadır.
    Kâğıthane için kitabeler dahil yazılanlar az değildir. Şâirlerin tavsifi çok ilgi çekicidir. Hele Nedim'in divanı âdeta oradaki gülistanın bülbüllerinden biri gibidir. Kâğıthane'nin birçok ince maceralarını dile getirmiştir.
    Kâğıthane hakkında yapılan resimler ve çıkarılan fotoğraflar çok ve çeşitlidir. Hatta yarım asır önce yapılan pullara da ilham vermiştir.
    XIX. asır İstanbul nesli Kâğıthane'yi çok yakından tanırlar. Burasını biz XX. asır nesli çok az gezebilmişizdir. Lâkin tarihimize mâlolmuş güzel tarafları çoktur. Artık Kâğıthane'de bir mesire yoktur, gidilemez. Geçmişlerini mümkün olabildiği kadar bu toplama anlatmağa çalışılacaktır. Nelere sahne olduğunu bunda görecek ve okuyabileceğiz.

    ESKİ KAĞITHANE
    Bizanslılar zamanında da çok sulak olan bu semtte el tezgâhlarında kağıt imâl edildiği rivayet olunur. XV. asırda Türkler de burada kağıt yapmışlardır denir. Bu cihetle oraya Kâğıthane semt ismi olmuştur. İkinci Sultan Bayezid zamanında İstanbul'un başlıca mesirelerinden biri de Kâğıthane'dir. Yavuz Sultan Selim'in nişancısı Tâcizâde Cafer Çelebi meşhur Hevesnâme'sinde İstanbul'un zevk köşelerini sayarken onu şu cümlelerle methediyor :
    «Geniş, çepeçevre bir kır. Yanı dağlık. Her taraf çimenler ve güllerle süslenmiş. Geniş gölgeler yapan ağaçlar o kadar sık ki, dallar birbirine girmiş, serv ile şimşad elele tutuşmuş, rüzgâr onların üstünden koşa koşa geçip gidiyor. Ar'ar'daki taze yeşillikleri yaprak sanma. Onlar birer dildir ki bu yere felâket gelmesin diye Allah'a yalvarıyorlar. Çimenlerin arasından bir de ırmak akıyor. Çimendeki güller bi'rer ateş parçasına, lâleler kıvılcımlara benziyor. Güllerle koncalar ırmağın macerasına gizlice gülüşüyorlar. Çünki su ile söğütler arasında eski bir aşk var. Rüzgâr estikçe, o sevgiliyi korumak için, titreyen söğüt dallar hepbirden su üstüne eğiliyorlar.

    KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN ZAMANINDA KÂĞITHANE

    Kâğıthane Sultan Süleyman asrında da bir mesire yeri. Karaağaç tarafları da meskûn. Orada en güzel çam ağaçları ile dolu ve havuzlu bir bağçede güllü ve bülbüllü Kasr-ı Dilara devrinin devamlı Şeyhü'l-Islâm'ı Ebûs-Suud Efendi’nindir. Çok meşhur ve makbul tefsirini burada istirahate çekildiği zamanlarda yazmıştır. Evliya Çelebi XVII. asırda bu bağçeye gitmiş ve gördüklerini yazmıştır. Evliya Çelebi Ebus-Suud ailesinin rızasıyla bağçenin millete hediye edildiğini ve halka açık tutulduğunu da yazmaktadır. Yani bu taraflar Kanunî zamanında maruftur. Peçevî der ki:
    «Sultan Süleyman'ın oğullarının sünnetleri için İstanbul'da At Meydanı’nda, iki defa düğün olmuş. 1 Şevval 936 (1529) dan başlayıp yirminci gününde Şehzadeleri Mustafa, Mehmed ve Selim, Damat ve Sadrazam İbrahim Paşa sarayında sünnet olunmuşlar. Düğünün sonunda Kâğıthane sahrasında at koşuları tertip edilmiştir. Bir de gayet uzun sırık dikilip ve en üstüne bir gümüş tas dolusu altın ok atıcılardan kim önce vurdu ise mükâfat olarak onu almıştır. Sonra yine aynı yerde Lütfi Paşa’nın sedâretinde 5. Zilkade 946 (1539) da yalnız Şehzade Bayezid'in sünneti için azim masrafla 13 gün süren düğün yapılmıştır.
    XVI. asırda Kâğıthane ehemmiyetini kaybetmemiştir. III. Sultan Murad zamanında yapılan çeşmelerden birinde Mimar Koca Sinan'ın Tezkiretü'l Bünyân'ını yazan şâir Saî'in dokuz beyitli kitabesi vardır. Son mısraları:
    «Saî-i dâî dedi târihini,
    Nûş-icân olsun içen müminlere.»
    998
    Kâğıthane havalisi İstanbul sularının Kırkçeşme ve Turunçlu suları gibi en mühim geçit yerlerinden olduğundan dikkat nazarından kaçmamıştır. Kanunî zamanında Kâğıthane'de bir köşk var. Hükümdar arada gelir, İstanbul su yolları ile yakından ilgilenir. Burası aynı zamanda Biniş Mahallidir. Kanunî, Kâğıthane ilerisinde Kırkçeşme kemerlerini yaptırdığında Hoca Nişancı Bey bu târihi söylemiştir.
    «Nişanı fikr ederken bu binanın
    sâligarrasın,
    Dedi mulhim anın târihini di hayrı
    sutanî»2.
    Kâğıthane civarında ikinci bir dere daha vardır ki o da Ali Bey deresi adı ile anılır. Burada daha Sa'dâbâd'' dan önce Husrev-âbâd kasrının mevcudiyeti bilinmektedir.
    Bu kasır yıkıldıktan sonra arsasında Bizans'dan kalma kadîm eserler bulunduğu görülmüştür. Fakat bu kısım asla Kâğıthane kadar meşhur olamamıştır. Çağlayanların ilerisinde Kâğıthane köyü bulunduğu gibi Alibey deresinin ilerisinde de bütün asırlar boyunca yoğurdu ile meşhur Alibey köyü mevcuttur. Fransızlar her iki dereyi birlikte sayarak bunlara «Les Eaux Douces d'Europe» derler.
    Kâğıthane’de düğünler bile tertip edilirdi. Dernek toplantıları sık sık olurdu. Evliya Çelebi kuyumcuların her yıl burada toplantı yaptıklarını,. Padişaha hediye verdiklerini yazar.

    VII İNCİ ASIRDA KÂĞITHANE SAFÂLARI
    «EVLİYA ÇELEBİ'YE GÖRE»
    Recep Ayı başından Ramazan'ın ay'ı görülünceye kadar tam iki ay bu çimenli ve lâleli bahçelerde öyle eğlence ve işretler olmuştur ki, dil ile söylenmesi ve kalemler ile yazılması imkânsızdır.
    İstanbul'un bütün âyân ve eşrafı ve mirasyedi hoppa çelebileri bu Kâğıthane kazasında üç bin kadar nakışlı çadırlar «sehabe» ve «Nâmûsiye»ler ile vadiyi süsleyip her gece bütün çadırlar nice kerre bin kandiller, bal ve yağ mumlarla çırağan ederlerdi.
    Her gece hanende ve sazende ve mutribler çeşit çeşit mûsikî fasıllariyle1 sabaha kadar bir hây, huy olurdu ki gûyâ «Deccal» çıkmış, denirdi.
    Yatsudan sonra nice yüz bin fişenk havaya karışır «Berkiler, bahriler, kelebekler, bedaluçkalar, delice ve gebeşler ve horozlar» adlı çeşitli fişenkler ateşlenür, gûyâ Kâğıthane zeminini nemrûd ateşi içinde bırakırlardı.
    Nice «şahî, enikli sarbozan» topları ateşlenerek berr ü semâyı yıldırım sadâsiyle inletirlerdi.
    Bu çadırlardan başka Kâğıthane Deresi iki tarafında yedi - sekiz bin çadır, ehram ve kilimden ve «külbei ahzandan» gölgelikler kurup gören Kâğıthane sahrasında asker toplanmış zannederlerdi, iki binden fazla dükkanda yemek ve içmekten başka her kıymetli şey mevcuttu. Kâğıthane Deresi'nde bir çokları da «Şenaver»lik ederdi. Böyle arifler cem'iyyeti hiçbir târihde olmamıştır.»
    Evliya Çelebi, Haliç kıyılarının bahçeler, bostanlar, yalılarla süslendiğini ve zamanında nekadar rağbet kazandığını canlı ve renkli lisaniyle meşhur Seyahatname''sinde uzun uzadıya anlatır.

    «Kâğıthane'de, bu asırda da lâle var. Evliya Çelebi burada «Lâlezâr Mesîresi»nden bahseder. «Lâle-i Gûnâgûn» Kâğıthane lâlesi olarak meşhur. «Lale vakti burayı görenin aklı perişan olur» der.
    Yine Evliyâ'mız der ki :
    «Kâğıthane Deresi kenarındaki İmrahor Kasrı dere kenarında ahşap bir binadır. Âl-i Osman padişahlarının atları burada çayırlar. İstanbul âmiri burada oturur. Dünyâda nezîri olmayan bir teferrücgâhdır. Nice azîm çınarları vardır.
    Yine derki:
    «... Ey gussa vu gamda perişan hatır olan bîçâre, aklını fikrini bitirmiş âvâre. Niçin gam sahrasında mecnûn mahzun olup bu câyı pür havâyi Kâğıthane'ye agâh değilsin. Bu Devlet-i Âl-i Osman zuhur edeli hiç bir teferrücgâhda bu Kâğıthane şadümanlığı gibi bir şadümanlık olmamıştır. Bu îydgâhı görmiyen adam arzda birşey görmüş değildir».
    Yine Evliyamıza göre Arap, Acem. Hind, Yemen ve Habeş seyyahları arasında bile rağbette «Benzersiz bir Mesire» olarak kabul ediyorlar.
    İstanbul kuyumcuları dahî eski bir âdete uyarak her sene burada toplanıp yirmi gün kalarak türlü eğlencelerle vakit geçirdikleri, güzel eserlerini ortaya koyup, Padişaha hediye ettiklerini yine Evlî'yâ'mızdan öğreniyoruz.
    O devirde Kâğıthane'de iki yüz kadar bağçe ve bağlı evler, Daya Hâtûn' un bir mescidi, latif bir hamamı, yirmi kadar'dükkanlı bir çarşısı varmış.

    YENİ KAGİTHANEDE SAADABAD'İN KURULUŞU
    ÜÇÜNCÜ SULTAN AHMET DEVRİNDE (1703 - 1730)

    İstanbul halkının Kâğıthane'ye itibarı senelerce devam etti. Damat İbrahim Paşanın sadâreti hengâmında da Kâğıthane «Tenezzühgâh-ı Hass u Âm olan Mesîre-i dilnişîn-i Hatır Kuşa, bir kişverde nazîri olmayan mevkii behçet afza ve mevzii nüzhet peymâ'dan» madûd idi. Binaenaleyh, İstanbul'un mevki, ve manzara itibariyle mühim noktalarına Neşat Âbâd, Âsâf Âbâd, Husrev Âbâd, Şeref Âbâd, Emn Âbâd gibi kasırlar inşa olunurken Kâğıthane'de de bir kasr inşa edilmesi muvafık olacaktı. Fakat İbrahim Paşa bu kasrın hepsine faik olmasını arzu etti. Harem dâiresi müştemilatiyle pek geniş bir büyüktü.
    Esasen Eyüp civarı bu devirde gayet mergûbdu. Bahariye sahilleri muhteşem sultan sarayları ile müzeyyendi. İbrahim Paşa inşaatı daha ilerlere götürmek isterdi.
    Fransa ile aramızda sefirler teatisi ile münâsebetler düzeldiğinden Damat İbrahim Paşanın samîmi dostu Fransız elçisi Marguss de Bonnac'ın verdiği plânlar üzerine devrinin muktedir Hâssa Baş Mimarı Mehmed ve mühendislerini bu vazifeye memur etti. Evvel emirde Kâğıthane Deresinin aktığı yeri temizletti. Mimar ve şâir üstadlarla birlikte Kâğıthane'ye gitti. (22 Şaban 1134) «1722».
    O gün, yapılacak kasrın ilk temel taşı törenle konuldu. Kâğıthane Kasrının inşası için lüzumu olan malzeme pek kolay tedarik edildi. Dosyaları, herşeyde olduğu gibi, defteri hâlen Başvekâlet Arşivindedir.
    O sırada Çengel köyünde, Kuleli Bağçe, Sultan Süleyman zamanındaki şöhretini kaybetmişti. Bağçedeki kule yıkılmış, harap bir hâle gelmişti. İbrahim Paşa, Kuleli Bağçe'deki traş edilmiş mermerleri çektiri sefineleri ile Kâğıthâneye getirtdi.
    Kasrın mümkün mertebe süratle inşâsı için mimarlar, taşçılar, amele, toplattı. Kâğıthane Deresinin eski mecrasını değiştirtti. Dere Bahariye sahillerini ta'kib ediyordu. İbrahim Paşa Hamberahâne tarafından da eski mecradan daha geniş ve muntazam bir mecra açtırdı.

    Hamberahâne'den sekiz yüz zira, mesafeye kadar iki tarafı mermer rıhtımlarla düzeltti. Şehrin kenarına otuz sütun dikildi. Bu sütunların üzerine bir Kasr-ı Hümâyûn inşâ edildi.
    Kasrın önüne çağlayanın aktardığı su ile dolacak gayet cesîm bir havuz yapıldı. Nehrin havuza döküleceği mahalde cesîm sedler, mermer teknelerle çağlayanlar vücude getirildi. Kâğıthane Köyü Hurrem Âbâd diye anılırdı. Oraya bir mermer çağlayan kondu.
    Bu devirde'Karaağaç Bağçesi' mamurdu. Üçüncü Sultan Ahmed ekseriya bu bağçede vakit geçirirdi. İbrahim Paşa, Karaağaç Bağçesi'ne gelen suyu borularla mermer sedden Kasr-ı Hümâyûn'un beri tarafına geçirtti. Cesîm havuzun ortasına yapılan ejder ağızlı fıskiyenin suyunu bu suretle temin etti. Havuzun içinde ayrıca iki fıskiye, nehrin kenarına da iki çeşme yapıldı.
    Kâğıthane Kasrı ve havuzları bu suretle inşâ edildikten sonra, Kasırdan Baruthaneye kadar dere kenarına yalı tarzında köşkler, ayrıca hamamları havî bir harem dâiresi inşa edildi. Amele gece gündüz çalışıyorlardı. O suretle ki, bukadar inşaat, sırf İbrahim Paşanın gayretiyle altmış günde hitam buldu. Bu sür'ate herkes, hatta Nedim bile hayret ediyor.


    «Çend mâh içre bu denlû eseri
    vâlânın,
    Hele bilmem nice tecviz olunur
    imkânı.»
    diyordu. Kâğıthane kasrının itmamı, şâirlere lâtif bir sermaye teşkil etti. Kasrın itmamına târihler söyleniyor, Sadrıa'zam İbrahim Paşaya takdim ediliyordu. Fakat İbrahim Paşa bu güzide eserinin itmam tarihini hiçbir şâire bırakmadı; bizzat kendi :
    «Mübarek ola Sultan Ahmed'e devletle Sa'dâbâd»
    târihiyle bu muallâ kasra «Sa'd Âbad» nâmını verdi. Artık kasrın her kısmında, köprülere, havuzlara, hap şairane olmak üzere, birer ad konuluyor. Edebiyatta olduğu gibi, bu tesmiyelerde bile İran tesiri kendini gösteriyordu.
    Gerek Sa'd Âbâd'daki kasırlar, gerek dere üzerindeki köprüler, civardaki tekyeler, hep şairane isimlerle tevsîm ediliyordu : Kasr-ı Neşâd, Kas-ı Ci'nân, Çeşme-i Nûr, Hurrem Âbâd, Cesr-i Sürür, Cedvel-i Sîm, Cesr-i Nûr ânı, Hayr Âbâd, Nev Peyda gibi isimler, pür sükûn sular üzerinde, yeşil çınarlar altında, Sa'd Âbâd ve teferruatını teşkil eden kasırlara, köprülere ve tekyelere verilen namlardır.
    İbrahim Paşa Sa'd Âbâd'ı inşâ ettirdikten sonra, küşad resmi parlak bir surette icra edildi. 27 Şevval 1134 (1722).
    O gün kasrın iki tarafına müzeyyen ve muhteşem otaklar, Kumbarahâne civarına sırma işlemeli çadırlar kuruldu.III. Sultan Ahmed parlak bir alayla Sa'dâbâd'ı teşrif etti.
    Küşâd resminde devlet erkânı hemen kamilen hazır idi. Onlara ziyafetler verildi. At koşuları yaptırıldı. Koşuda kazananlara «öndil namına kumaşlar», altunlar verildi. Aynı ve Samsun güreşleri seyredildi. Atlı cirid, Piyade koşuları tertib olundu. Akşamlara kadar ziyafetler, oyunlar verildi. Devlet erkânına serâser kaplı erkân kürkler ihsan olundu.
    Ogün Damad İbrahim Paşa için şanlı bir muvaffakiyet günü idi. Padişahın Kâğıthane'yi teşrifi şâirler tarafından tebcîl ediliyordu :
    «Ey şehinşâh-ı cihan lütfunla Sa'dabad'ı çok
    Eyleyip teşrif verdin taze revnak sânına
    Lâlezârın da acayip şevki var hasrettedir
    Ol da yüz sürmek diler Hünkârımın dâmânına
    Çünkü Sa'dâbâdı seyrettin Şehinşâha buyur
    İzz u devletle çırâğânm dahî seyrânına.»
    Sa'dâbâd civarı az zamanda şenlenmişti. Derenin iki sahili zarif ve beyaz kökşlerle dolmuştu. Bu köşkler hep saray erkanının idi. XIV. Louis'nin (Versailles) ine Sa'dâbâd adeta nazire teşkil ediyordu.
    Fransa sefirinin Padişah'a takdim ettiği kırk kadar portakal ağacı, koyu yeşil, parlak yapraklariyle büyük saksılar içinde Sa'dâbâd'ın kıymetdar mü zeyyenâtını teşkil ediyordu.
    Sa'dâbâd'ın inşâsı mühim bir hadise idi. Sefirler kırallarına yazdıkları raporlarda bu mualla kasırdan bahsettikleri gibi Paris'de intişar eden Merkür gazetesi bile Sa'dâbâd'ın tasviri hakkında İstanbul'dan gönderilen bir mektubu derc ediyordu. Fakat bütün bu tasvirler içinde en güzidesi yine millî şâirlerimizin eserleri idi1.
    Kâğıthane'nin en güzel târihlerinden biri Şâir Neyli dîvânındadır.

    SÂDÂBÂD MI, SÂÂBÂD MI?

    Lûgât-ı Târihiyye ve Coğrafiyye'de şöyle bir kayıt vardır :
    «Dersaadet'de Kâğıthane mesiresine Sâdâbâd tesmiyesi sahih değildir. Sahihi Saîd Âbâd'tır. Zîra Kâğıthane'yi ve çağlayanları sard-ı esbâk Sait Paşa 1740' 1153 târihinde Fransa'da gördüğü «Versailles» çağlayanlarına taklîden yaptırmış ve onun namına nisbetle şöhret bulmuştu».
    Muhakkak ki, böyle «Said-Âbâd» lâfzını ancak bu kayıttan öğreniyoruz. Taa Sultan III. Ahmed zamanında burası «Sâdâbâd» diye anılmakda. Devrin şâiri Nedim de «Sâîdâbâd» demektedir.
    28 Çelebi Mehmet Efendi Paris'e sefaretle gönderildiğinde refakatinde bulunan oğlu Said Paşa ile birlikde Versailles'i de görmüşler ve avdetlerinde bunu hikâye etmişlerdir. Her devirde târihimizde gözden kaçmayan gizli kıskançlıklar burasının «Sâîdâbâd» olarak adlandırılmasına mâni. Sonra 1153 târihi de doğru değildir. Başka hiç bir kaynakta da «Sâîd-âbâd» tesmiyesi işitilmemiştir.

    III. SULTAN AHMED ZAMANINDAKÂĞITHANE SA'DÂBÂD

    «Bak İstanbul'un şu Sa'dâbâd-ı
    nevbünyânına
    Âdemin canlar katar âb u havası
    cânma
    Ey sabâ gördün mü mislin bunca
    demdir âlemin
    Pûştüpâ urmaktasın İran'ına Turan'ına»
    (Nedim)
    Ayvansarâyî Hüseyin Efendi, Mecmuasında Sa'dâbâd'a şöyle diyor: «Saadetin ma'mûr eylediği mahal yani bir nuhûsetsiz ve seâdetli mahal olmakla ânın te'sîri imâr edilmesine sebeb olmuştur».
    28 Çelebi Mehmed Efendi'nin Paris'den getirdiği Marly Şatosu plânı günün birinde çabuk ve gayret verecek bir surette İstanbul'un en gönül alıcı mevki'lerinden birine, Kâğıthane vadisine naklolundu.
    Kâğıthane'nin o gönül açıcı vadisi, tepelerine kadar birkaç hafta içinde kamilen köşklerle örtüldü. Padişah'ın kurdurduğu o muhteşem binanın yanıbaşında sarayın ileri gelen memurları tarafından altun yaldızlı, yahud boyalı tahtalarla inşâ etttirilmiş köşkler yükseldi. Artık baş vurmadıkları ziynet yoktu.
    «Topcubaşı» kapısının üstüne tunç renginde ağaçtan yapılmış bir top koyuyor. «Şahinlik Zabitleri» evlerinin üzerine kuşlar koyduruyorlardı.
    «Kaptan Paşa» ya gelince o da delhizini, içerisinden top atılan bir «çektirme» ile süslemişti.
    Çayırın ortasında sakin sakin akan küçük derenin sahilleri beyaz mermerlerle döşenmiş olduğu gibi bu su kanalının iki sahili arasında geçmeyi köprüler temin ediyordu.
    Versay'a olan benzerliği tamamlamak için Fransız sefiri Padişah'a kırk dane portakal ağacı vermiş, o da kendisine âid köşkün etrafına sandıklarla beraber koydurmuştu.
    Bu suretle şekli ve görünüşü değişen Kâğıthane Üçüncü Sultan Ahmed'in o kadar hoşuna gitti ki ismini değiştirmeğe karar verdi. Kâğıthane yerine o günden itibaren «Sa'dâbâd» denilmeğe başlandı.
    Artık şâirlere târihler söyleme sırası gelmişti. İbrahim Paşa en başta «Mübarek ola Sultan Ahmed'e devletle Sa'dâbâd» târihini söylemişti.
    Bunu pek çok kasideler, şarkılar ve târihler ta'kib etmişti.
    Bugün bu sarayın bütün iç taksimat ve teferruatını, Padişah'ın fevkani dâiresini, velhasıl her tarafını resimsiz olarak bilmekteyiz. Topkapı Sarayı'ndaki Üçüncü Sultan Ahmed'in kalabilen odalarından Sa'dâbâd Kasrı tezyinatı ve mimarisi hakkında tamamlayıcı bilgilere sahibiz.
    Sa'dâbâd'ı korumak için birkaç hafta yettiği halde ismini ve orasını da yok etmek için de birkaç saat kâfi geldi. Ânî ihtilallerden birinde Sultan tahtından indirildi. Bir insansızlık sürüsü arkalarında harabeden başka bir şey bırakmıyarak Kâğıthane vadisinden geçti.
    Bu faciadan kısa bir zaman önce Damad İbrahim Pasa'nın balık avına gittiği ve bir balığın sandalına atladığı söylenir. Bunun üzerine paşa : «İkbalimiz galiba sona erdi», demiş. Şark'ta insanların en fena yorumları ile kendilerine yaptıklarının acı misâllerinden biridir.

    KÂĞITHANE KÖŞKLERİ

    Eskidenberi sembolik bir değeri olan XV inci asrın sonlarında başlayan Kâğıthane'nin zaman zaman ve çok defa mahdud ölçüde devam eden hayatı Üçüncü Sultan Ahmed zamanında daha câzib bir hâl almıştır. Yalnız bir sultanın sevdiği bu yerde vücude getirilen çağlayan yanındaki kasrı bu güzel yeri şenlendirmeğe kâfi gelmediği için devlet ve ordu ve saray erkânından 200 kadar zâte dere kenarında arsalar gösterilmiştir. Onlar da hükümdarın bu lutfuna teşekkür edip bir çok masrafa girerek birbirinden a'la mükellef kasırlar yaptırmışlar Bu suretle Kâğıthane Deresinin eski boş kıyılarını canlandırmışlar ve süslemişlerdir.
    Bu köşklerin sayısı 60 ile 120 arasındadır derler. Birer büyük salon ve iki aralıktan başka müştemilâtı yoktur. Fakat birşey yaptırmayıp da bir sayeban denen çadırlı bir gölgeliği olanlar da bu meyana dahildir.
    Bir yerde bunlara (bahariye köşkü) de deniliyor.
    Bu köşk ananeleri beşyüz senedir İstanbul'da vardır. Bunlar bağ köşkleri tek ve büyükçe bir odadır. XV inci asırdakilerden mevcud bir bina hatırlamıyoruz. Amma Çinili Köşk mevcuddu diyebiliriz.
    XVI ıncı asırdakilerin kârgir olanlardan biri İstanbul haricinde Bakırköy kara taraflarında halen Bakırköyü akıl ve sinir hastahanesi hizasında arkada Siyavuş Paşa çiftliğinde bir havuz ortasında ufak bir yatak odası ve bir büyükçe kubbeli bir salondan ve bir de ayakyolundan ibarettir. Emsallerinden birşey kalmamıştır.
    Gülhâne'ye karşı deniz kenarında surun üzerinde İncili Köşk (Sinan Paşa) resimlerinden beğendiğimiz hatıralardan biridir. Bunlarda kalınmaz. Birkaç saat oturulabilir. Bu kabil müstakil odalara geçen asırda ve kısmen bu asrın başlarında Boğaziçi'nde Leb-i Deryada yalılar da epiy yapılmıştır. Adeta Boğaziçi ve Haliç yalılarında ve bilhassa Haliç'te Aynalı Kavak sahil sarayında bir an'ane halini alacak kadar yer etmiştir.
    XVII inci asrın yegâne hatırası sonlarına doğru Sadrıa'zam Amcazade Hüseyin Paşa'nın herhalde yalısı bahçesindeki salondur. Yegâne ahşap ve devrin klasik süsleriyle harikulade bir odadır. Bunlarda günlerle yatılmaz, ve haremin de bulunduğu sayfiyeler değildir.
    İşte bu an'ane XVIII inci asırda devam ediyor. Topkapı Sarayı'nda. kârgirlerinden birkaç örnek vardır. Boğaz içinde küçük çapta âbâdlar da bunlara misâl gösterilebilir. Bunların ahşap olanlarından birkaçı Topkapı Sarayı bağçesinde gösterilebilir. İstanbul taraflarında bağlarda ahşap olanlarından birkaçı Topkapı Sarayı bağçesinde gösterilebilir. Hele Kâğıthane'dekilerden bir eser dahi kalmamıştır.
    Yalnız III Sultan Ahmed zamanında sünnet düğünlerinden birisini resimleyen ressam Levni, şâir Vehbî'nin Surnâme'sinde esnaf geçit resmi esnasında köşk yapıcılarının maketleri arasında sırf böyle bir iki odalı tenezzüh kasırlarından dokuz kadarının maketleri görülmektedeir. Ve bu, kasırlar hakkında fikir vermektedir.
    Kâğıthane'de bunlar dere kenarlarına veya yakınındaki hakim tepelerin eteklerinde birbirine benzememek şartiyle mevcut olanlar hakkında bu maketler emsalsiz birer örnektir. III. Sultan Ahmed zamanında Sa'dâbâd bahsinde birkaçı ve verilen isimleri hakkında bilgi verilmiştir. Süslenmeleri mîmârî şekilleri gibi çok değişiktir. En azından yüz kadar olan bu güzel ve küçük olduğu kadar da zarif köşkler ve yalılar herhalde harikulade parçalardı.
    İşte bunlar ihtilal sonunda yıktırılmıştır. İzzi Târihi bunları; «Reziller ve sefiller üç günde yıkmıştır» diyor. Ama bir müddet sonra I. Sultan Mahmud zamanında kısmen ihya edilmiştir denmekte ise de târihte medenî yaşayışımızın bu yarım asırlık devrinin hatıraları maalesef bir yerde resimleri ile geçememiştir. Bahçelerimizde böyle ufak ve müstakil yerler her devrimizde mevcuttu. Bunların sahipleri belirli günlerde dostları ile giderler birkaç saat kalırlar beraberlerinde gönderilen yemeklerle yarım gün olsun eğlenirlerdi...

    III SULTAN SELİM ve ADLİ MAHMU ZAMANLARINDA KÂĞITHANE

    Kâğıthane'de III. Sultan Ahmed zamanından kalan ve sonra I. Sultan Mahmud zamanında da onarımına itina olunan Sâdâbâd sarayı III. Sultan Selim'in himmetiyle 1206 (1791 - 92) de yenilenmiş ve padişah 8 Zilkade 1207 (1793) de giderek dokuz gün ve gece burada kalmıştır. Bu devri gösteren birkaç resim elimizdedir. Tavsifleri bunlardan yapılabilir.
    Ayni zamanda at koşuları da bu târihlerde meşhurdur.
    Sultan 1803 de burada yeni bar tamir daha yaptırmıştır. Usulen bu gibi kasırlar hazırlanan keşif defterleri mucibince hemen her sene ilerde daha büyük işler açmasın diye ufak tefek tamirlere sahne olmuştur. Bu eski kasırlar ve saraylarımızın bakım ve muhafazaları an'anesinden geliyor.
    1809 da Adlî Sultan Mahmud Çağlayanları, sarayları ve hepsi «resm-i cedîd üzerinde yapılmış ve süslenmiştir.» Yine harem dâiresi ve Hünkâr Köşkü'nü de ihtiva ediyor. Haremin bir kısım odaları dere üstüne bakmaktadır, bir kısım odaları da orta yerde geniş avluya nazırdır.
    Haremle, harem ağalarına mahsus koğuş arasında «Su üzerindeki fevkani oda» bulunmaktadır. Yanında bir hamam, dere üstünde bir oda, bir setli sofa, ayrıca odalar yer almıştır. Diğer bütün odaların veçheleri sayıları ile malûmdur.

    III. SULTAN SELİM ZAMANINDA EYÜP SULTAN VE KARAAĞAÇ YALILARI

    Evi bir san'at müzesi hâlinde olan Şurayı Devlet azasından Keçecizâde Sadrıa'zam Fuat Paşa'nın torunu Reşat Fuat Bey ile 1919 -1920 yılları arasında sık sık teşerrüf eder ve bu san'at sever zâtin lavhalarından arzu ettiklerini tezhîb eylerdim. Bu cihetle sohbetlerinde bulunur ve Rahmetli Babam'dan görerek Ressam Ali Rıza Bey Hoca'mdan tekemmül ettirerek devam ettiğim bir usul ile söylediklerini not ederdim.
    Birgün dedi ki : «Üçüncü Sultan Selim Boğazda ve Halic'in iki sahili önünden geçerken arkasında oturan baş muhafızı Bostancıbaşı'ya, bu kimin yalısı Bu ne camii? Burası ne iskelesi? diye sorarmış. Bostancıbaşı bunları nereden bilsin. Emrederek Boğaziçi ve Haliç sahillerinde neler varsa sıra ile yazdırmış; tezhîb ettirerek cildlettirmiş. Sultan sordukça bulundukları yerin sahifesinden okur, filan kulunuzun yalısı, filan cami', filan iskele... diye cevabını verirmiş.
    İşte buna «Bostancıbaşı Risalesi» derler.
    Reşat Fuat Bey merhumdan Ali Emiri Efendi istiyerek bizzat istinsah etmiş. Hâlen kütüphânesindedir. Ben de rahmetli Osman Ergin dostumdan bir suretini almıştım. İşte Eyüp Sultan ve Karaağaç yalıları kısmını buraya sıralariyle alıyorum.
    Eyüp Sultan iskelesinden Bahariyeye sıra ile :
    — Cebeci Halîfesi yetimlerinin yalısı,
    — Bekirağa Zade Yalısı,
    — Sabık îmam-ı Sanı Efendi Yalısı,
    — Kayıkhane,
    — Bostan İskelesi,
    — Valde Sultan Yalısı,
    — Esma Sultan Yalısı,
    — Esma Sültan'ın Hançerli Yalısı,
    — Şâh Sultan İskelesi,
    — Şâh Sultan Tekkesi,
    — İbrahim Han Zade Halil Bey Yalısı,
    — Üçler İmamı Yalısı,
    — Mütevelli Kadın Yalısı,
    — Eyüp Mollası Ali Efendi Yalısı,
    — Hacı Osman Efendi Yalısı,
    — Bahariye Saray-ı Hümâyûn'u.
    Karaağaçtan Sütlüceye sıra ile:
    — Karaağaç Saray-ı Hümâyûn'u,
    — İbrahim Hanzâde Bey Yalısı,
    — Zuamâdan Bahiri Efendi Yalısı
    — Südlüce İskelesi.

    SÂDÂBÂD CAMİİ ve SÂDÂBÂD

    Banisi sultanın damadı ve Sâdrıâzam’ı Nevşehirli İbrahim Paşadır ki 13 sene bu makamda kalmış ve şehzadelerin sünneti için muazzam bir düğün yapılmıştır. 1132 Zilkadesinde (1720) Okmeydanında 15 gün ve gece devam eden bu düğünde Süleyman, Mehmed, Mustafa ve Bayezid adında dört şehzade sünnet edilmiştir. Sâdâbâd'da Damat İbrahim Paşa gayreti ile bitirilmiş, vezirler, âlimler, devlet ve asker erkânı davet edilip ziyafet verilmiştir.
    Sâdâbâd Camii 1135 (1723) de minare ve minberiyle tamamlanmıştır.
    15 Rebiülevvel 1143 (1730) da Patrona ve Misli ihtilalinde devlet büyüklerinin Sâdâbâd'da yaptırdıkları 120 kasır yıktırılmıştır.
    Lâkin III. Sultan Ahmed Sâdâbâdını ihtilalcileri ortadan kaldırdıktan sonra I. Sultan Mahmud ihyaya gayret ettiyse de 1206 (1791-92) de II. Sultan Selim himmetiyle yenilenmiş. 1224 (1809) de Adlî Sultan Mahmud emriyle çağlayanlar, kasırlar, saray ve güzel tarzda minâresiyle camii yenilenmiş hatip ve müezzinler tayin olunmuş bir vaaz «dînî konferans» kürsüsü konmuş ve beş gün kadar oturmuş ise de saraya mensup bir cücenin havuzda boğulması ve bir cariyenin de ölümü üzerine dönülmüştür.
    «1234 (1818) Adlî Sultan Mahmud birgün atla Çırağan yalısından Yıldız Köşküne gelmiş ve orada durmadan yola revan, dağları ve sahraları Mehterhâne dinleyerek geçilmesi devlete mahsûs bir şan ve heybetli sadâsı «Muhît-i tâk âsumân» olduğu halde çağlayanların yanına inmiş, öğle namazını kıldıktan sonra pehlivanlar güreştirilmiş ve çağlayanın etrafı seyre geleen halk ile dolmuş ve yine avdet atla olmuştur.»
    (Letâif-i Enderun)

    SULTAN MAHMUD DEVRİNDEKİ ÇAĞLAYAN KASRI

    Çağlayan ciheti dört şahnişin üzerine bina olunmuş ve bir kattan ibarettir. Şahnişînlerin altları dört yuvarlak mermer sütundur. Kaideleri bütün kârgirdir. Ağaçlar her tarafını örtmüştür. Asıl çağlayan şelâleleri bir kattan ibaret ve ortalarında üç büyük sütün ve kasr önündeki büyük havuzun ortasında da büyük burmalı bir sütün vardır ki üzerinde bir uçar kuş görülüyor. Kâğıthane âlemlerinde (1838) de dere kenarları tabiî, sivri uçlu sandallar feraceli kadınlar, Sultan Mahmud fesli erkekler ve sarıklı yaşlılar, bir iki yerde ufak köşkler ve dere kenarlarında asır görmüş ağaçlar sıralanmıştır.
    Adlî Sultan Mahmud'un oğlu ve halefi Sultan Abdülmecid ve Kâğıthane de sünnet edilmiş, bu münâsebetle çayır çadırlarla donatılarak yer yer büyük eğlenceler tertiplenmiştir.

    KARAAĞAÇ VE SARAYI

    Karaağaç İstanbul'un taksimatına göre Sütlüce'ye bağlıdır. En parlak zamanlarından birisini de XVI ıncı yaşamıştır. Kanunî Sultan Süleyman'ın 22 sene Şeyhü'l-İslâmlığını yapan meşhur allame Ebussuud Efendi'nin çok beğenilen bir eser olan Kur'ân-ı Kerîm tefsirini telif ettiği bağçe de buradadır Ebussuud Bahçesi diye meşhur. Zamanında bir de kasrı varmış. Çam ağaçlariyle süslü, güllü ve bülbüllü bir bağ.
    Buna bitişik «Bezirgânbaşı bağı» müteaddid oturma yerleri olan keza süslü bir bağ.
    Kanunî Sultan Süleyman, İkinci Sultan Selim ve Üçüncü Sultan Murad Sadrıa'zam'ı Sokullu Mehmed Paşa'nın bağı da zamanında burada. Bahçesinde çeşitli meyveleri ve çiçekleri diğer bağlarda görülemiyecek derecede mühim bir bağçe. Buradaki yalıya «İbrahim Hanzâde Yalısı» derlermiş.
    Keza «Derviş Şamizâde Yalısı yeni yapılmış bağçesiz bir yalı «Kemal Efendi Yalısı» basit ve lâkin güzelmiş.
    Karaağaç'ta, Silahdarağa’da yaz mevsimleri her gece sabahlara kadar köçek oynar, hokkabaz, dürlü rakıslar Kâğıthane eğlenceleri arasında sayılır.
    Karaağaç'a zaman zaman «Kırkağaç» da dendiği birkaç kaynakta görülmüştür. Fakat daha ziyâde Karaağaç diye anılır.
    Karaağaç semti tarihimizin hemen beş asırlık imtidadında gezme ve büyüklerin oturma yerlerinden biri. Vezirlerin burada saray denen köşk ve yalıları var. Vezir saraylarından birisine «Karaağaç Yalısı» diyorlar. Deniz kenarında ve bir koru ile çevrilmiş.Yeri vaktiyle Defterdarzâde İbrahim Paşa bağçesi imiş. Bu bağçenin havasi ve suyu Dördüncü Sultan Murad'ın (1622- 1648) hoşuna gittiğinden bu cennet bağı itlak olunan bu yere gelip eğlendiği vaki' olur ve binlerce insanın kayıklarla Kâğıthane'ye rağbet ettiklerini zevkle temaşa edermiş. Senelerle burası IV. Sultan Murad'ın bahçesiyle beraber padişahların sık sık uğradıkları yerlerden biri olmuştur.
    Burada da eskiden bir büyük saray vardı. Karaağaç Bağçesi Kasrı Târihi : dediler, Evliya bu câye Târih -Zehî Hasr-ı Serefrâzi Hümâyûn 1083 (1672).
    Üçüncü Sultan Selime gelinceye kadar padişahlar ilk ve sonbaharlarda gelip kalırlardı. Bu cihetle daima ma'murdur. Fakat sonra itibar edilmez olduğundan harabe yüz tutmuştu. Adlî Sutan Mahmud Kâğıthane'nin yenilenmesi emrini verince Karaağaç Sarayı'nın enkazı kaldırılarak temamen yıktırılmıştı.
    1242 Muharreminde (1826) yeni kurulan «Asakir-i Mansâre-i Muhammediyye» için bina olunan kışlarlara divarları taşları konmuş ve sarayın yeri boşalmıştır. Bostancıbaşı Halil Ağa bu raya bir kışla yaptırmıştır. Karaağaç Camii yakininde sarayı hizmetçileri için bina olunan harem harab olarak yakın zamanlara kadar durabilmiştir.
    Üçüncü Sultan Ahmed binası olan Karaağaç Sarayı Haremi bir kapısı üzerinde mezkûr Pâdişâhın şu beyti yazılı imiş :
    «Kaddi dilber gibi dil eğlencesi Gam kusarım Karaağaç Bağçesi»

    SULTAN AZİZ DEVRİNDE KÂĞITHANE

    Sultan Aziz (1890-1976) Kâğıthane'de artık önündeki Çağlayanla, adlandırılan sarayı yıktırarak yeniden yaptırmıştır. Biz buna yetiştik. Sultan Azizin buraya gelişlerini tahkika imkân bulamadık. Fakat Çağlayanın, hemen yanında her tarafı açık, yalnız üstü kapalı yapılarak kısmında Sultan Azizin kızarmış kuzu yemesi dillere destan olarak söylenmiştir. Fakat halefi Beşinci Sultan Murad'ın çok kısa süren saltanatında gelebildiği duyulmamıştır. Sultan Hamid buranın semtine bile uğramamış, Lâkin Hazine-i Hassa emlâkinden bulunduğu cihetle bekçiler marifetiyle muhafazasına itina olunmuştur. Senelerle de metruk kalmıştı.
    1908 Meşrutiyetinden sonra hanedan mensubları teferrüç için belki geliyorlardı. Fakat Birinci Cihan Harbi'nde (1914 ' 1918) arasında burada Kastamoni Mebusu İsmail Mahir Efendi nezaretinde İstanbul'un muhtelif kasır ve saraylarında Darüleytamlar açılırken burada da yetim kızların mühim bir kısmı barındırılmıştır.
    Darüleytamlar kapanınca Çağlayan Kasrı yine metruk kalmış ve nihayet İstihkâm Okulu olmuştur. Binanın Sultan Aziz devrinde saray mimarisi esas tutularak dIvarları kargir, içi ahşap olarak, geniş divanhaneleri ve odaları vardır. Asıl dış şekli muhafaza olunarak içi yeni ihtiyaçlara göre bölmelerle yapılması gerekirken maalesef temamen hatta resimleri alınmadan ve plânları çıkarılmadan yıktırılarak şimdiki bina daha gerilere alınarak yapılmış ve Kâğıthane Târihi bu suretle ebediyyen kapanmıştır.
    Sarayın selamlık dış kısmında dere kenarında yer alan cami de Sultan Mecid tarafından yaptırılmıştır. Çağlayan Camii diye anılır. Devrinin zarif eserlerindendir. Ortaköy Câmii'nin ufak bir modelini andırır. Padişaha mahfel kısmı camie bitişiktir.
    Kitabesi yazısı inşâ târihi olan 1279 (1862-63) de meşhur hattat ve hakkak Abdülfettah Efendi’nindir.
    Kâğıthane deresinin iki kenarı çınar ve kavak ağaçlariyle süslü idi. Kenarlarına rıhtımı Sadrıa'zam, Keçecizâde Dr. Fuat Paşa yaptırmıştır. Bu mamur kıyılar Karaağaca kadar uzanır. Tatil günleri Pereme'ye binmiş nice genç ve yaşlılar gelip eğlenirler, Dereye girip oyalananlar da işidilir.
    Kâğıthâneye gidenler sazlarla da eğlenirler. Hanendeler dinlenir.
    Sultan Abdülhamid zamanında bu Köşk ve diğer kasırlar Bahriye Nezâ'reti tarafından tamir edilirdi. Bozcaada'lı Hasan Paşa'nın nazırlığı zamanında yapılan esaslı tamirinden sonra vücûde getirilen albümü Sultan'a taktim olunmuştur. Hâlen İstanbul Üniversitesi Kütüphanesinde Yıldız albümleri kısmındadır.

    ŞAİRLER KÂĞITHANE İÇİN NELER SÖYLEDİLER?

    Deryadan Katreler Hâlinde :
    Gülelim oynayalım kâm alalım dünyâdan
    Mai Tesnîm içelim çeşme-i nev peydadan

    (Nedim)
    Geh Geh varup havz kenarında hiramân olalım
    Geh gelüp kasrı cinan seyrine hayran olalım

    Bir mezhere kim olmuş idi sa'd-ile-abâd
    Enva-i safa cilvesine evkii bünyâd
    Sahında bugün eskim ider çağlayan icâd
    Kasrındaki sükkânı, yetamayı düşündüm
    (Abdülaziz Mecdi)
    Mahşer olmuş Sahni Kâğıthane, dünya bundadır
    Cennete dönmüş, güzellerle temaşa bundadır.
    Bu da bir gündür kıyametten nişanı aşikâr
    İşte gör! Ol âfitâb ara bundadır.
    Bilberin bâlâ bülendi âşıkm üftadesi
    Bir yire gelmiş bugün alâ vü ednâ bundadır.
    Anmasun sofî dahi kesrette vahdet âlemin
    Yari tenha avlayan uşşakı şeydâ bundadır.
    Cümleden ol güne sermestanı sahib hâl'den
    Nef'îi şûride-i bî pâki rüsvâ bundadır1.
    (Nefi)
    Namı gibi olmuştur o hem sa'd hem âbâd
    İstanbul sermaye-i hafr olsa revadır
    Gühsârları bağları kasırları hep
    Güya ki bütün şevk-u zevk-u safadır.
    (Nedim)
    Düşermi ictinâb etmek seninçün ağlayanlardan
    Sirişk-i çeşmimin farkı var mı çağlayanlardan,
    İyd irişsün bâis-i şevk-i cedîd olsun da gör
    Seyr-i sa'dâbâd'ı sen bir kere îyd olsun da gör
    (Nedim)
    Neşve verdim cuşişimden devr-i Ahmed hâne de
    (Yahya Kemal Beyatlı)
    Tutayım zinde iken cennet-i âlâda makam
    Varayım hâki abnâkine yüzler süreyim.
    Birgün olsun alayım bari felekten bir kâm
    (Nedim)
    Bir kalem kaşlı, mürekkep kaşlı kâtib dilberi
    Halkı mecnûn îde yazdı sahn-i Kâğıthane'de[1]
    Bir sen ve bir ben ve bir mutrib-i pakize edâ
    İznin olursa eğer bir de Nedim-i Şeyda
    Gayri yaranı bugünlük idüp ey şûh feda
    Gidelim servi revanim yürü sa'dâbâd'e
    (Nedim)
    Cennet-i Rûyi Zemini görmek istersen eğer
    Ey nihali bâği işve bağı sa'dâbâd'e gel
    Her taraf olmuş müzeyyen nahl-i gülden serbeser
    Ey nihali baği işve baği sa'dâbâd'e gel
    (İstanbullu Hezari)
    Bak Sıtanbul'un şu sa'dâbâdı nev bünyânına
    Âdemin canlar katar âbu havası canına
    (Nedim)
    SÂ'DÂBÂD ŞARKISI
    İyd irişsün bâis-i şevk-i cedîd olsun da gör
    Seyri Sa'dâbâd'ı sen bir kerre iyd olsun da gör
    Kuşe kuşe mihrler mehler bedîd olsun da gör
    Seyri Sa'dâbâd'ı sen bir kerre iyd olsun da gör
    Anda seyret kim ne fırsatlar girer cânâ ele
    Gör ne dilcûlar ne mihrûlar ne âhûlar gele
    Tıflı nâzım sevdiğim bir iki gün sabret hele
    Seyri Sa'dâbâd'ı sen bir kerre iyd olsun da gör
    Gerç kim vardır anın her demde başka ziyneti
    Rûze eyyamında da inkâr olunmaz haleti
    Şimdi anlanmaz hele bir hoşça kadr ü kiymeti.
    Seyri Sa'dâbâd'ı sen bir kerre iyd olsun da gör
    Dur zuhur etsün hele her kuşeden bir Dilrubâ
    Kimi gitsün bağa doğru kimi Sahradan yana
    Bak nedir dünyâda resm-i sohbet-i zevk ü safa
    Seyri Sa'dâbâd'ı sen bir kerre iyd olsun da gör
    Tıflı nâzım «cümle gördüm» deyu aldatma beni
    Görmedin bir hoşça sen dahî o dilcû gülşeni
    Servi nâzım gel Nedimi zarı gezdirsin seni
    Seyri Sa'dâbâd'ı sen bir kerre iyd olsun da gör.
    (Nedim)


    KÂĞITHANE KİTABELERİ
    Üçüncü Sultanahmed Çeşmesinde :
    Menba-ı cûy-i saadet âb-ı Rûyu saltanat
    Hazret-i Sultan-ı Ahmed Hanı İskender sıfat
    Yaptırıp bu kasrı Sa'dâbâd'ı çün nassı fekin
    Şöyle bir su verdi kim hayrette kaldı kâinat
    Yani bir nev çeşme-i pâkîze bünyâd etti kim
    Lüleli ibrik-ı şerbettir suyu sükker nebat
    Şevketin efzûn edüp hak ömrü Hızr ihsan ede.
    Devlet ü şan ü şükûfu haşredek bulsun sebat
    Âbını nûş eyleyüp Vehbi dedi târihini
    Dehre Sultan Ahmed icra etti mâül hayât
    (1) 1134
    Yine o mahalde Adlî Sultan
    Mahmud'un nişan taşının son
    tarih beyti:
    Seza cevher-i kalemle yazsalar
    târihini Vâsıf
    Hünerverlikte avni hakla taş dikti
    şehi mümtaz
    (2) 1227
    Bu târih 25 beyitten mürekkep ve aynı zamanda iki metrodan ziyâde tülde yekpare bir mermere ta'lîk yazı ile oyulmuştur.
    Üçüncü Sultan Selim devrine aid diğer ufak bir taşta tarih beyti:
    Tüfenkendazlığı vermiş ağayı pişkire Allah
    Dikince sengi bu menzilde aldı feyzi Feyzullâh
    (3) 1204
    En sonunda böyle yazılıdır: Serçuhadarı Şehriyarî Hüseyinağa'nın kadem mahallidir,
    1138 buçuk adımdır.
    Diğer bir taşta Başta Adlî Sultan Mahmud Tuğrası::
    Son târih mısra'ları:
    «Çatlasun a'dâ topla Mahmud Han kırdı sebû
    Destiyi urdu topla Sultan Mahmudul Fial
    (2) 1227»
    Bu târih yine büyüktür. Ayni zamanda Çağlayan kasrı camiinin karşısına tesadüf ediyor.
    – Târihi Vehbi Efendi berayi çeşme der Kâğıthane
    Âbını nûş eyleyüp Vehbî dedim târihini
    Dehre Sultan Ahmed icra eyledi mâi hayât
    1134 (1722)
    Târihi Vasıf Efendi berâyi mabeyyni cedid der Kâğıthane
    Bendei Dergâhı Vasıf söyledi târihini
    Oldu şimdi bi misil hakka bu mabeyni cedid
    1228 (1818)

    Çağlayana yakın çayırın ortasında bir dört köşe çeşme vardır. Süslemeleri Üçüncü Sultan Selim devri rokokosuna benziyor. Dört köşesinde kurna ve musluklar var. Dört tarafı iki ayaklıdır. Biraz da küçük su kasrı yanındaki çeşmeye benzer. Sultan Hamid tuğraları. Kitabesinde «Hamid» ismi kazınmıştır.

    Tarih Beyti:
    Arzeder Feyzi Kulu inşasına tarihi tam
    Yaptı lütfü padişahî çeşmei maül hayat
    1310 (1849)

    BAZI KAĞITHANE ALEMLERİNE BİR BAKIŞ

    Dün eski Sa'dâbâd çok kalabalıktı.
    1924 de Turnam Şarkısı oraya da yetişti.
    Her sene Martın son günlerinde Kâğıthane eğlencesine giden İstanbul halkı, bu seneki soğukların uzaması yüzünden bu eğlencelerini ancak Nisan'da yapabildiler.
    İşte dün. havanın bir ilkbahar gibi ılık ve güneşli, aynı zamanda Cuma olması münasebetiyle sepetini ve çantasını alan Kâğıthane'ye koştu. Eski Sa'dâbâd'ın bugün yalnız ismini taşıyan bu mesire yine dün coştu.
    Sandallar, kayıklar denizde çalkanırken araba ve otomobiller bir yıldırım süratiyle Kâğıthane'ye yolcu taşıyordu. Kâğıthane'nin geniş çayırına takım takım yayılan neş'eli insanlar mütemadi ve yeknasak bir sesle çınlayan davul zurnanın ahengine uymağa çalışıyorlardı. Ötede beride kıptilerden mürekkep ince saz hey'etleri de ayrıca oynak havalarla kuzu çevirenlere hoş dakikalar yaşatıyordu.
    Son zamanlarda halkın dilinden hiç düşmiyen «Turnam» şarkısı dün Kâğıthane'nin de umumî ahengini teşkil ediyordu.
    Akşam geç vakte kadar devam eden bu çılgın ahengin güneş kaybolduktan sonra bir kitle hâlinde Karaağaç açıklarından İstanbul'a doğru akmağa başladı. Akşam geç vakit köprünün üzerine yayılan insanlar ellerindeki kır çiçekleriyle Kâğıthane dönüşünü anlatmış oluyorlardı. Dün aynı zamanda Şaban'ın son haftası olması münasebetiyle Eyüpsultan tarafları da çok kalabalık olmuştur (4 Nisan).
    Kâğıthane mesiresinin vakti İlkbahar'da başlar. Sonbahar'da da bazen tekrar olunur.
    Hıdrulyabis - kuruluktan yeşilliğe geçme vaktin - Hıdırellez değil - den başlayarak halk kayıklarla veyahud karadan arabalarla bilhassa tatil günlerinde Kâğıthane'yi âdeta istilâ ediyorlardı. Yaya gidenler de pek çoktur. Usulen Eyüpsultan’dan geçildiğinden Hazret-i Hâlid'in türbesine de teveccüh olunur. Cuma'ya rastlarsa erkekler cemaatle namaz kılarlar, kadınlar da ya orada dolaşırlar ve yahud gidecekleri vasıta veya sandalda beklerler.
    Yiyecekleri Eyüpsultan çarşısından tedârik olunabilir.
    Kadınların bulunduğu gruplarda yanlarında al bir yer örtüsü, taslariyle su sürahisi, çocuklarına salınacak kurmak için kuvvetli bir ip ve yiyecek olarak ta yalancı dolma, pilav, söğüş ve irmik helvası alırlar.
    Şu eski manzume bu ziyaretleri böyle tavsif ediyor:
    Kimi Hentuye biner,
    Kimi salıncaktan iner
    Kimi kayıkla gezer
    Sırmalı ehram serilmiş
    Biri oturup kurulmuş
    Gören ona aşık olmuş
    Çalınıyor bir tarafda saz
    Mâni ve şarkı yekâvâz
    Bir tarafda da hokkabaz
    Bir bölük güzel hanımlar
    Dedim acep bunlar kimler
    O meşrebe tas simler
    Feraceler yeşil al renk
    Çingâneler eyler ahenk
    Başıma oldu cihan tenk
    O güzel güzel çocuklar
    Ellerinde yaylar oklar
    Bir tarafda da oyunlar
    İrdi şâhdâne leblebi
    O şekerli mahallebi
    Şekerli şerbet buz gibi
    Kavrulmuş fındıkçı haci
    O şekerli dondurmacı
    Aman o sakız helvacı
    Bir tarafda ayı oynar
    Bir tarafda maymun oynar.

    Bir muharrir de şöyle yazıyor :
    «Kâğıthane mesiresi İstanbul'da ilkbahar'da başlıyor. Letafeti ancak birkaç hafta devam eder. Havada hararet, çimende taravet zail oldu mu Kâğıthane'de letafet bulunmadıktan başka baharın cenneti, yazın cehenne me döner».
    Kâğıthane'de en zevkli âlem Çağlayanların mehtabıdır.
    Kâğıthane'ye gidiş sevinçli olursa da dönüş aynı saatte olduğundan sandaldan sandala temaşalar da çok cünbüşlü olur.
    Kâğıthane'nin en hoş eğlencesi sazdır. Ayrıca çeşitli yiyecek satan yerler de bulunur.
    Dönüş Kâğıthane'ye gider gibi değil, bir aradadır. Hele kayıkta avdet pek keyiflidir. Herkes akşam üstü kayıklara binmeğe başladı mı derede kayıklar pek sıklaşır. Üstlerinden karşıya aşılabilir. Bazen kürek işlemez. Diğerlerine tutuna tutuna geçerler.
    Hanendeler dönüşte sandalda yine şarkılara ve hatta gazellere devam ederler. Hele birbirlerine naz ve niyaz'da bulunanlar, göz süzenler de az değildir. Bunlarda tasaddî olmadığından görülmüyormuş gibi hoş karşılanır.
    Bu akıntı cemiyeti Eyüp sultan’a kadar sürer. Oradan herkes gideceği semte ayrılır.
    Kâğıthane aynı zamanda her sene baharı sonlarına doğru muhtelif zennat ehli esnafın yetiştirdikleri çıraklarına peştamal kuşatmaları törenlerine de sahne olmuştur. Şarka ilim ve fende gibi insan usta «üstad» çırak olarak yetişir. Bugünkü mütehassıs ve asistanı yerindedir. Peştamal kuşatma diploma vermek demektir. Ziyafetleri de şöyle olur:
    Herkes evinden bir yiyecek hazırlar getirir. Bunları bir araya koyarak birlikte yerler. Bu usule ehli hirefe mensub olduklarından (harîfâne) derler. Harif ehli zenaat demektir. Gide gide herife dönmüştür ve kötüleme maksadiyle dilimize girmiştir. Meselâ şu herifi, herif-i nâ şerif, gibi
    Herkesin evinde birşey hazırlayıp gitmesine harifane derler. Bu da Ari fâneye çevrilmiş, halk dilinde Erfaneye dönmüştür. İşte Kâğıthane bu sanatkâr esnafın diploma verme törenlerine de sahne olmuştur. Bu törenler için yüzlerce çadır kurulduğu olur, İnsan kalabalığından geçilmezmiş.
    Bazı yabancı elçilere Kağıthâne'de ziyafetler de verilmiştir. 1808 de Alemdar Mustafa Paşanın davet ettikleri devlet ve hükümet erkânına Hanedandan ve Eşraf-ı Belde'den olan zevat toplanarak Senet ittifakı'nı düzenlemişlerdir.

    (30 sene önce İstanbul)
    DİLLERDE DESTAN OLAN ESKİ KÂĞITHANE
    ALEMLERİ NASILDI, BURADA NASIL EĞLENİLİRDİ?

    Lüks kupalarda yaşmak fereceli. Kocaman yelpazeli, elmaslara mustağrak saraylılar, arkada at üstünde eli kırbaçlı harem ağaları...
    Bir zamanlar Kâğıthane. İstanbul'u en iyi temsil eden mesire idi. Bâbil kulesi gibi, her tabakadan, her milletten, her cinsten, boyboy, türlü türlü eşhas :
    Sultanlar, şehzadeler, mabeyn erkânı, mahdumlar, damatlar, kalem beyleri, miras yediler... Hanımefendiler hanımlar, meşhureler, Beyoğlu yosmaları. Sonra, bilhassa kayıklar, her çeşitten adam.
    Şeyhü'l-İslâm kapısında kâtip, Defterhânede mümeyyiz, kereste gümrüğünde mukayyit, Şirket-i Hayriyede (enspektör), Uzun çarşılı, Yorgancı. Tersaneli, Haddaneli, Çeşmemeydanlı...
    Her milletten numune : Arap, Acem, Arnavut... Musevî, Ermeni, Rûm... Her türlü satıcı: Helvacı, macuncu, şerbetçi, oyuncakçı, baloncu..
    Çifte nara zurna, göbek atan çingâne kızları, hampur çeken çocuklar, sazdan külah satanlar... dilenciler...
    Araba piyasalarının yapıldığı tarafla kayıkların bulunduğu cihet arasında büyük fark vardı. Arabalar tarafı güya mevkii mahsus, öbür tarafta umumî yer.
    Kâğıthane mevsimi pek kısa ömürlü idi. Mart dokuzundan sonra yavaş yavaş canlanır, Hıdrellezde kemâlini bulur, çayırlar biçilince tavsamağa başlar ve modası geçerdi.
    Kâğıthâneye gitmenin şartı, şurtu, usûl ve erkânı vardı. Hop dedik mi gitmek ne mümkün.. Kimin haddi?
    Evvelden dakik hazırlıklar şarttı : Elbiseleri itina ile ütületmek, hatta icap ediyorsa lekeciye vermek. Yeni kostüm iki katlıekmek kadayıflıdır. Kolalı gömleği erbabına kolalatmak. Fese mükemmel kalıp, potinlere boya gümüş, altın yaldızlı, nikel her ne ise, baston sapını, sigara tabakasını, gözlük çerçevesini, saat gösteği, ucundaki şak şukayı âyine gibi parlatmak. Yüze sinek kaydı tıraş, bıyıklara kozmetik, saçlara losyon, üste başa bol lavanta.
    Sonra en büyük mesele iyi bir araba bulmak... Beyoğlu tarafında, (Perapalas) ın önünde, İstanbul cihetinde ise, Sultan Mahmud Türbesinin veya Şehzade Camii'nin yanındaki arabalardan tedarik edebilirseniz ne mutlu. Arabacının kılık, kıyafetini de gözden kaçırmamak, ihmal etmemek şarttı. Sünepe, üstü başı pek berbat İse bir az olsun çeki - düzen verdirmek, evdeki giyilmeyen bir ceketi veya köşeye atılmış kamseleyi o günlük iğretiden sırtına giydirivermek âdetti.
    Ekseriyetle paytonun veya kupanın karşıki oturacak yeri kırık olur, ikide bir vidası çıkar. Bu sebeple önden muayene ile bir vida yahut altına bir destek elzemdi.
    Araba parası iki ile üç mecidiye arasında tahalüf ediyordu. Üç mecidiyelik arabanın fırçası, toz alacak tüyü, ekseriya yeşil çuha setreli, parlak düğmeli arabacısı ve temiz boyası olurdu.

    Bu arabacı, ağa tavırlı, tecrübeli, lep demeden leblebiyi çakar, halbuki öbür arabacı, bir omuzunu yukarı öbür omuzunu aşağıda tutar, külhanbeyvari yerinde oturur, içeridekilerle lüzumlu lüzumsuz laubali olur, kalıp sigarası isteyip birini kulağının arkasına koyar, arabayı bir yerde durdurdumu, hayvanların boynuna yem torbalarını geçirirdi. Bu haller arabadakileri kan ter içinde sokacak ayıp şeylerdi.
    Şişlide köşedeki karakolu, daha ileride, münasebetsiz isimli, köhne yıkık kır kahvesini geçtikten sonra, şimdiki Hürriyet Tepesinin hizasından yokuş aşağı, doğru boylanınca toz duman deryasına karışırdınız.
    Burada göz gözü görmek yoktu. Bütün siyah ve lâcivert esvap (gri) rengine girer, arabanın yağız atları kırlaşır, saç bıyık, sakal, kirpik, kumrallaşır, toza, toprağa bulanmış bir sinema komiği kadar feci bir vaziyette arabacının gözün kandilinden başlayarak, bini bir paraya envai küfür, melül, mahzun, aşağıya, vadiye inerdiniz.
    Evvelâ, Kâğıthane Köyü tarafındaki yola doğru biraz gidilir, tenha bir kenarda durulup üst baş süprülür, saçlar taranır, bıyıkların kozmatiği tazelenir, (opoponaks), (milflör) lavantalarından yine mebzulen üste, başa, mendillere serpilirdi.
    Tathirat ameliyesi bittikten sonra, sanki hiç bir şey olmamış gibi kendini neşeli göstere, göstere, devrana, piyasaya dahil olunurdu.
    Bu esnada daha ortalık tenhaca olur, kodamanlardan eser görülmezdi.
    Araba piyasasının sahası muayyendi. Paydos oluncaya kadar bu saha içinde, ya yol üstünde, bir kenarda duracak, yahut arabanızla dolaşacaksınız. Mütemadiyen beş on dakikada bir durma ve sonra dolaşma. Boyuna aynı hal...
    Akşama doğru kalabalık artar fevç fevç saray takımının, bazı mabeyn erkânının, mahrumların, damatların, genç hünkâr yaverlerinin, Beyoğlu dilberlerinin sökün ettikleri görülür.Lüks kupalarda, yaşmak feraceli, kocaman yelpazeli, elmaslara, incilere müsteğrak saraylılar... Arabacının yanında, kolları çaprazvari göğüsüne kavuşturmuş, genç gidiş ağaları; arkada at üstünde, eli kırbaçlı, aksi harem ağaları... Dikkatli bakmağa, şakaya gelmez; kırbacı yapıştırır.
    Diğer kupa arabalarda, çarşafların, guguruklu başları aradan görülen buluzların envai, kaşlarda rastık gözlerde sürme, yanaklarda allık, yüzde püsküre ben. Dudak boyası daha keşf edilmemişti. O zaman tepe topuzu herkesin başını koskocaman bir hale sokardı. Hanımların kupadan gayrı arabaya binmeleri de yasaktı. Hâttâ arabalar perdeli olacak, bir karıştan fazla perde indirilmiş bulunacaktı.
    Arabada oturmanın da adap ve erkânı vardı. En muvafıkı iki kişi binmek; bir üçüncü de varsa onu ortaya almak. Daima mevkii pek rahatsız olan bu zavallı, hesaplı kitaplı, bir az ileriye doğru, muvazeneli oturmağa mahkûm bir muztaripti.
    Alınacak pozlarda çok dikkat lâzımdı. Hep vakarlı, ciddi durulacak. Neşesiz, abus görünmeyecek kadar ara sıra tebessüm... yılışma hududuna yaklaşmak memnu... yanınızdakilerle tek tük, kısa heyacanlı kelimeler :
    Meselâ yavaşçacık : «Hakikaten taravettar bir simayı lâtif!. Yahut : «Levendasa bir endam-ı dilruba!» falan gibi.
    O zaman, nefis enfes kelimeleri, Hereke'nin kumaşı, Konsolit Hanı'ndaki meşhur ermeni aşçının midye dolması gibi şeylerde müstameldi.

    Biraz şen ve yırtık mizaçlı olan, bir sırasına getirdimi hiç kaçırmaz, önünden geçen bir arabaya : «Zümreyi hûbân içinde pek beğendim ben seni»
    Yahut : «İstedin de gönlümü verdim sana». Gibi bir şarkının ilk mısraını şöyle mırıldanıverir, küçük bir tebessüm koparabilirse memnun, mesut koltukları kabarmış. (Eh, artık değdi, birer tane tazeliyelim) diye yanındakilere sigara uzatırdı.
    Kâğıthane'nin üçüncü mevki ciheti demek olan kayıklar tarafıda başlı başına bir âlemdi. Burada kayıklar borda bordaya bir halde idiler. Edirne kapısından, Aksaray'dan, Haseki'den, Akbıyık'tan, hatta Üsküdar'dan ve Beylerbeyi'nden gelmiş bir çok halk; kadınlar ve erkekler. Bazıları sandallarda birçokları da derenin kıyılarındaki yeşilliklerde.
    Burada herkes daha teklifsiz, birbirine daha emiş kamış olmuş vaziyette idi. Türlü türlü manzaralar vardı, köşedeki ağacın altında uzunçalılardan mürekkep bir grup. Yere hasırlar serilmiş, ortada rakı, zurna ile çiftetelli çalmıyor, iki çingene kızı kıvırıyor, kenara bağlanmış kayıkta, kart bir şişman «Yalah, Yalah» diye boyuna göbek atıyor.
    Bir tarafta çeşme meydanlıların birdirbir, tuğra oyunları. Karşıda bir musevî kafilesi, kürklü, ak sakallı bir haham, çiçekbozuğu kadınlar, çiçekten gözleri amâ, kucakta bir iki Yahudi çocuğu...
    Bir yanda, bozuk bir lâtarnadan yayılan kasap havası ile kadınlı, erkekli bir rûm alayı hora tepiyorlar... Ötede ta Samatya'ya dönecek bir küme, çatır çatır bir uda refakatle, hep bir ağızdan öğürür gibi (etmeor hiç merhamet) şarkısını ayyuka çıkarıyor.. Beride, bir Şamlı maval okuyor. Çayırın gerisinde, Kürtler Kürt oyunu oynuyorlar... İki Haddehanelili güreş ediyor, bir kaç tersaneli çeki taşı kaldırmak müsabakası yapıyorlar.. İleriden bir gazel, bir ağaç altından (Efendim hu!) diye bir semaî. Bir kayıktan bozuk, berbat bir ince saz sesi...
    Bir aralık mutlaka bir kargaşalıktır kopar, kerkes kaçışır, çocuklu, çerkes eğerli, iri yarı bir adamla, mor fesli, göğsü kordonlu bir yaverin boyuna kırbaş salladıkları, (kale! yapma Rıza Bey) (kardeş perdeyi çek, şimdi bayılacağım) (mirim biz uzaklaşalım) gibi sesler karışan bu herc ü merc içinde, yaşlı bir arabacıyı yahut bir koz helvacıyı patakladıkları görülürdü.
    İşte dillere destan olan, meşhur âlem Kâğıthane böyle bir yerdi.
    «23 Mart 1931 Akşam G.S.M.»

    KÂĞITHANEYE AİT NOTLAR
    – Eski Kâğıthane'den bugüne kadar gelen ancak çağlayan oyma mermerlerinin dörtte biri, yanında çeşmedir.
    Sultan Abdülaziz'in tamirettirdiği cami duruyor. Diğer taraflar bir perişanlık içindedir.
    — İkinci Dünya Savaşı sıralarında çağlayan ve İmrahor kasırları temamen yıktırılmıştır. Orada, burada, birer âbide gibi duran ok atma nişan taşları da söktürülmüştür.
    — İstanbul kışlarında bilhassa devirlerinin millî kültürleri ile büyümüş olan aynı meslekten bazı zevat bahar gelsin Kâğıthane'ye gidelim, diye her buluştuklarında aylar önce konuşurlar, Bu ilerde olacak gezintilerinin programını hazırlıyarak tasavvurlarında hoşça vakit geçirirler.
    Hatta içlerinde Büyük Babam Hattat Mehmed Şevki, Hattat Sami, Hattat Yahya Hilmi Efendilerden mürekkep, daha birkaç kişi ile kış gecelerinde buluştuklarında verdikleri kararı tatbik ederek Kâğıthane'ye gitmişler. Lâkin Yahya Hilmi Efendi bu guruptan mahallinde ayrılarak erken dönmüş. Evine gelmiş. Yazı odasında minderine oturmuş, başlamış yazmağa. Oh! şimdi eğlendim demiştir. Bu harifâne gezintilerden biridir.
    – Geçmiş asırlarda Tatilimiz Cuma günleridir. Kâğıthane'ye de ekseri ya o günlerde gidilir. Fakat buluşma yerleri Eyüpsultan'dır. Usulen Cuma namazı orada kılınır. Ya yürüyerek, ya araba veya kayıkla Kâğıthane'ye, geçilir. Eminönü veya Karaköy'den doğruca Kâğıthane'ye geçenler de ekseriyettedir.
    — Kâğıthane'nin mevsiminde tadını çıkaranlardan bir gurup da İstanbul çingeneleridir. Gelenleri davul zurna ve oyunlariyle para mukabilinde seyyar gruplar halinde eğlendirirler ve oraya gidenler bunların eğlence vasıtalarından yararlanmak isterler, yahut çingenelerin emrivakilerine boyun eğerler.
    — Kâğıthane geniş çayırlı ve iki derelidir. Küçüksu ve Göksu'ya, geniş çayırlariyle bezetenler çoktur. Geçmiş asırların gençlerinden guruplar birgünde her iki yerde de kayıklar vasıtasiyle faydalanıp eğlendiklerinden Yahya Kemâl Merhum sohbetlerinden sık sık bahsederdi.
    — Kâğıthane mevsimi bizde usul olarak Hıdırellez denen, galet olan söylenen Hıdır İlyas gününde 6 Mayıs'ta başlar. Bu kelimenin aslı «Hıdrü'l-yâbis» yani kuruluktan yeşilliğe geçen gündür. Yani, ogün iklimde yeşermiyen hiçbir dal kalmaz, mânâsına gelir.
    — Kâğıthane ressamlara da çok ilham vermiştir. Bilhassa bunda en çok seyyah Garpli Ressamlar başta gelir. Fotoğraf devrinden önce yaptıkları cidden önemlidir. Diğer günler kalabalık olmadığından sükûnet içinde, dikkatle resimler yapmışlardır. Bunların sayıları az değildir. Bu hususta birinciliği Preziosi almıştır. Şahane tablolar vücude getirmişlerdir.

    [1]Süleyman Faik Mec. İstanbul Üniversitesi K,T.Y. 4100 Sen. 1231 (1816)



























































































    ---------------------
    Alıntı:Vakıflar Dergisi Sayı 10 Sayfa 435-462